Cümle Uydurukçusu..

22/11/2009 - Âşkın Adı : Ecrin.. (2)

 

                                         ***

 

 

     Uyuyamadım bir türlü.. Yatakta en az 100 kere sağa-sola dönmüşümdür.. Gözümü kapattığım anda, o geliyordu gözlerimin önüne.. Bana bakışı, yardım edişi, söyledikleri.. Benim kanım, ona bulaşmıştı.. Tüm o insanların içinde, bir o, canla başla yardım etmişti.. Gülümsemişti.. Aksadığımı gördüğü halde acıyan gözlerle bakmamıştı.. Tüm bunlar tesadüf olamazdı.. ! Sabah olmalıydı artık.. O, yeniden trene binmeye gelmeli.. Onu beklemeliyim.. Gülümseyerek selam vermeliyim.. Dün için yeniden teşekkür etmeliyim.. Sohbet etmeliyim.. Adını sormalıyım.. Nereli olduğunu, ne iş yaptığını, nerede okuduğunu, onun hakkında öğrenebileceğim ne varsa öğrenmeliyim.. Neden uyuyamıyorum.. ? Neden artık sabah olmuyor ki.. ?

 

     Tüm o düşüncelerden sıyrılıp uykuya geçtikten hemen sonra sabah ezanı okundu.. Ezan sesine uyandım hemen.. Başka zaman olsa ve beni uykumdan etse ezan sesi, bu kadar sesli okuduğu için müezzine kızardım.. Bugün kızamadım.. Bugün, o kadar güzel bir ses olarak algıladım ki.. Bazı kısımlarını, müezzinle beraber tekrar ettim.. "Esselatü hayrun minen nevm" okunurken, ben, anlamını bilmeden yataktan kalktım.. Traş oldum, banyo yaptım.. Kendime güzel bir kahvaltı hazırladım.. Dolabımdaki en kaliteli giysiyi seçtim, giyindim.. Güzel kokular sıktım.. Daha çok erken olduğundan, biraz televizyon seyrettim.. Televizyon seyrederken, uyuyakalmışım..

 

     Uyandığımda, her zaman bindiğim otobüsü kaçırdığımı farkettim.. Koşar adım kendimi sokağa attım.. Bir taksi çevirdim.. Beş dakika kadar gittikten sonra çantamı unuttuğumu farkettim.. Geri döndüm.. Çantamı aldım.. Kendi kendime söyleniyor, treni kaçırmamak için dua ediyordum.. Bu kadar salak olduğum için de kendime, bildiğim en ağır küfürleri ediyordum.. Trenin hareket saatine yarım saat kala, Haydarpaşa'ya vardım.. Taksi parasını ödedim.. Ücret kabarık olduğundan, cebimde az para kaldı.. Cebimde kalan parayı düşündüm.. Bir kez daha küfür ettim kendime.. Sonra, "olan olmuş, ne yapalım" dedim kendime.. Artık yapabileceğim bir şeyin olmadığını düşünerek kendimi toplamaya başladım.. Sağa-sola baktım.. O güzel kızı arıyordum.. Yoktu.. Göremedim.. Gar, dünkü gibi kalabalık da değildi.. Hava, dün yağmurlu iken, bugün güneşli idi.. Tıpkı ruhum gibi..

 

     Trenin hareket etmesine 15 dakika kalmıştı ama o ceylan gözlü kız hâlâ yoktu.. Her geçen saniye, benim sabırsızlığımı arttırıyordu.. Üzülüyordum.. Gelmesi için dua ediyordum.. Gelmiyordu.. Trenin içinde olabileceğini düşündüm bir anda.. Vagonların arasında dolaşmaya başladım.. Yoktu.. Üzüntüm gittikçe arttı.. Hareket saatine beş dakika kalmıştı.. Geleceğini bilsem, yalvar yakar trenin hareket saatini ileriye attırabilirdim.. Ama gelmeyebilirdi.. Sadece bir kez trene binmiş olabilirdi.. Benim için gönderilen bir melek olabilirdi.. Karamsar düşünceler, yeniden beni esir almaya çalışıyordu.. "Zaten o kadar güzel kız, bana niye baksın ki..", "Boşver, sen bu hayata kahır çekmeye geldin..", "Allah senin yüzüne gülecek değildi ya.. Böyle dalgasını geçiyor işte.. " Hâlâ can çekişen umutlarım vardı.. "Sus..." diyordum kendime.. Sonra saniyeler geçiyor, umutsuz tarafım, "Bugüne kadar sustun, gene sus bakalım.. Dünya sırtına biniyor, sen susuyorsun.. Kahır sen çek, millet eğlensin.. Adaletsizlik değil mi bu..?" diye vaveyla koparıyordu..

Ve koşarak geldi.. Bilet aldı.. Yanımdan geçti.. Beni görmedi.. Trene bindi.. Ben, sevinç içinde, ardından trene bindim..  İçten içe gülüyordum.. Dünyalar benim olmuştu.. Üçüncü vagona geçti.. Ortasında masa olan, karşılıklı dörtlü koltuğun, cam kenarı tarafına oturdu.. Koltuk numarası 26 idi.. Ters oturmuştu.. Kitabını, gazetesini, çantasını masaya bıraktı.. Trenin içi sıcaktı.. İnce yağmurluğunu çıkardı, sağ yanına koydu.. Kısa kollu bir ince penye giyinmişti.. Normalde bu halde üşümesi gerekirdi.. Böyle giyindiği için hasta olmasından korktum.. Ben kimdim, banane idi, beni ne ilgilendirirdi, bilmiyorum.. Dirseğini masaya koydu.. Kabadayı edası vardı.. Oysa o kadar narin, o kadar güzel ve o kadar iyi düşünceli idi ki.. Başını cama doğru çevirdi.. Koridorun diğer tarafına, onu rahatça görebileceğim bir yere oturdum.. Adının ne olduğunu düşündüm.. Aklıma bir kaç tane isim geliyordu.. Hiç bir ismi beğenmiyor, onun daha güzel ismi olduğunu düşünüyordum.. Fotoğrafını çekmeye karar verdim.. Fotoğraf makinesini çantadan çıkardım.. Farkedilmesin diye flaşını kapattım.. Yaklaşık onbeş dakika bu yaptığımın yanlış olduğunu düşünerek fotoğraf çekemedim.. Elimde makine, öylece bekliyordum.. O, hâlâ camdan dışarı bakıyordu.. Tren hareket etmişti.. Nasıl cesaret ettim, bunu nasıl göze aldım bilmiyorum ama fotoğrafını çekiverdim.. Farketmesin diye alelacele makineyi çantama koydum.. Tren, 5 dakika sonra durmuş, ilk istasyondan yolcu almaya başlamıştı.. Acaba nereye gidiyordu..? Daha fazla kalabalık olmadan, kendisi ile iletişim kurmam gerekiyordu.. Utanıyordum.. Ne söyleyeceğimi bilmiyordum.. Gece, karşılaştığımızda neler söyleyeceğimi düşünmüştüm ama onu görünce düşündüklerimi unutuvermiştim.. Cesaretim de kırılmıştı.. Bana dünkü gibi değer vermemesinden korkuyordum.. Ama iletişim kurmak istiyordum.. Hem elimde iki tane bahanem vardı.. Birincisi dün yardım ettiği için teşekkür edebilme bahanesi idi, ikincisi ise bana verilen görev..

 

 

 

 

 

     Ayağa kalktım.. Gözüm sürekli onda idi.. O, trene bindiği andan beri, hiç istifini bozmadan, camdan dışarı bakıyordu.. Dirseği hâlâ masada idi.. Vagonun kapasını açarak, ara bölmeye geçtim.. Beni görmediğine emindim.. Yaklaşık iki dakika neler söyleyeceğimi düşündüm.. Kendi kendime cesaret verdim.. Vagon kapısını açmaya çalıştım.. Açamadım.. Tüm gücümle, kapı kolunu iki yana çevirdim.. Kapı, epeyce yüksek bir ses çıkararak açıldı.. İçeri adım atar atmaz ona baktım.. O da bana bakıyordu.. Yine kısa süre göz göze geldik.. Utandım.. Korktum.. Cesaretim kırıldı.. Ama göz göze gelmiştik bir kere.. Artık geri dönüş yoktu.. Gülümsedim.. Başımla selam verdim.. Selamıma, aynı karşılığı verdi.. Az önce oturduğum koltuğa çantamı bıraktım.. Üç veya dört adım daha atarak, onun oturduğu koltuğun yanına geldim.. Gayet ince ve alçak bir ses tonu ile "Günaydın.. Nasılsınız..? " deyiverdim.. Bana bakıyordu.. Gülümsüyordu hâlâ.. O gülümseyince, içimdeki tüm buzların eridiğini hissettim.. Ne kadar mesuttum..

 

-- Günaydın.. İyiyim teşekkür ederim.. Siz nasılsınız..?

 

-- Ben de iyiyim.. Bu ne büyük bir tesadüf.. Kurtarıcım ile aynı trendeyim..

 

Gülümsedi..

 

-- Evet, öyle.. Okula gidiyorum.. Hep aynı trene binerim..

 

-- Öğrenci misiniz, ne güzel..

 

Karşısını işaret ettim..

 

-- Oturabilir miyim..?

 

-- Tabii lütfen.. Evet öğrenciyim.. Kocaeli Üniversitesi.. Güzel sanatlar fakültesi..

 

-- Kaçıncı sınıf.. ?

 

-- İki.. Korkarım daha çok ikinci sınıfta kalacağım.. (Gülümsedi)

 

-- Hayırdır..? Dersler pek iyi gitmiyor sanırım..

 

-- Eehh yani..

 

     Elimi uzattım..

 

-- Bu arada, adım Taylan..

 

     Elini uzattı.. İsmini öğrenebilecektim nihayet..

 

-- Memnun oldum.. Ben de Ecrin..

 

     Ecrin.. Ecrinnn.. Ecrinnnn.. İçimde defalarca yankılandı bu isim.. Kulağa ne güzel geliyordu.. Bir şarkı ismi gibiydi.. Dünyadaki her boşluğu Ecrin adı ile doldurmak istiyordum.. Bir an duraksadığımı gördü..

 

-- Sanırım siz de ilk kez duydunuz bu ismi.. Ecrin, Allah'ın hediyesi demekmiş.. Annemin, bir hastalık sebebiyle 10 sene çocuğu olmamış.. Tam umutlarını kesmişken, bana hamile kalmış.. Düşünmüş, taşınmış bu ismi koymuşlar.. Duyanlar anlamıyor, şaşırıyorlar ama ben seviyorum ismimi.. Ya "Hediye" koysalardı ismimi..?

 

     Cümlesini bitirir bitirmez gülümsedi.. Ben de gülümsedim..

 

-- Güzel isim.. Hiç duymamıştım..

 

-- Teşekkür ederim..

 

-- Ailenin tek çocuğu sizsiniz sanırım..

 

-- Hı hı.. Benim.. Rahatım, huzurluyum, mutluyum..

 

     Ne güzel, espri yeteneği olan biri.. Üstelik zeki..

 

-- Öyle demeyin ama.. Hiç değilse bir tane kardeş olması iyidir..

 

-- Sizin kaç kardeşiniz var.. ?

 

-- Dört kardeşim var.. Benimle beş..

 

-- Ohh maaşallah.. Nerelisiniz..?

 

-- Eskişehir.. Ama hepsi benden epeyce büyük.. Zaten üçü yurtdışında, biri de eşinin mesleği sebebiyle Mardin'de.. Evin tek evladı sayılırım bu sebeple..

 

     Soru sorması hoşuma gidiyordu.. Hiç sevmemişimdir zaten sürekli bir tarafın soru sormasını.. Her iki taraf da birbirine soru sormalı ki, birbirlerine değer verdiklerini anlasınlar.. Bir insanla sohbet ederken, eğer benim sorduğum soruların onda birini bana sormuyorsa, o insanın sohbet etmek istemediğini anar ve uzaklaşırım ondan..

 

     Artık konuya girmem gerektiğini düşündüm..

 

-- Okula giderken, hep bu treni mi kullanırsınız..?

 

-- Evet..

 

-- Ne güzel.. O zaman sizin canınızı daha çok sıkabilir ve size daha çok soru sorabilirim.. Tabii şuan sizi meşgul etmiyorsam..

 

     Bir an gözlerime baktı.. İyi niyetimi görmek ister gibiydi.. O gözlerime bakınca, ben, birden gözlerimi aşağıya indirdim.. Sanki suç üstü yakalanmış küçük bir çocuk gibiydim..

 

-- Hayırdır.. ?

 

     Çok sert sormuştu.. Tersler gibiydi.. Birden bire yüzüm asıldı.. Ne diyeceğimi bilemedim.. Kısa bir süre sessiz kaldıktan sonra

 

-- Ben, burada, yani demiryollarında çalışıyorum.. Bir görev verildi bana.. Tren denetimi ve müşteri öneri ve şikâyetleri ile ilgili.. Madem siz hergün trene biniyorsunuz, bana, demiryoluyla ilgili görüşlerinizi söyleyebilirsiniz diye düşündüm..

 

-- Hımm.. Tabii seve seve.. Ne söylememi istersiniz.. ?

 

     İçimden, "Beni sevdiğini söylemeni isterim mesela" deyiverdim..

 

-- İstediğiniz her şeyi söyleyebilirsiniz.. Temizlikle ilgili, görevlilerin size davranışları ile ilgili veya ne bileyim bir öneriniz, şikâyetiniz.. Aklınıza ne gelirse işte..

 

-- Hımm.. Tamam.. Anladım.. Atış serbest diyorsunuz yani..

 

     Gülümsedik her ikimiz de..

 

-- Evet evet, atış serbest..

 

-- Temizliğe söyleyecek bir şeyim yok.. Ara sıra oturduğumuz koltukların yan tarafından yiyeceklerin kabı veya gazete sayfaları çıksa da genelde temiz oluyor.. Personelin, yolculara davranışı da kötü değil.. Ama... Nasıl desem..? Yani iyi insanlar oldukları kuşkusuz ama sanki eğitimsiz gibiler.. Birşey soruyorsun, "Buyur abla, tamam abla, olur abla".. Anlatabildim mi bilmiyorum ama köylü ağzı ile konuşuyorlar.. İyi niyetliler ama eğitimg örmüş ve insan ilişkilerinde iyi olanlar seçilmeli bence..

 

 

-- Bunu not aldım.. Düşündüm de haksız sayılmazsınız.. Başka..?

 

-- Trenlerin çok eski olduğunu düşünüyorum.. Modern değil.. Ayrıca çoğu zaman belirtilen saatte hareket edilmiyor..

 

     Tam bu sırada tren sağa sola yalpalamaya başladı..

 

-- Haa bir de bu var.. Görüyorsunuz ya böyle ileri geri, öne arkaya derken, ne bir şey okuyabiliyoruz ne de dökmeden bir şey içebiliyoruz.. Buna kesinlikle çözüm bulunmalı..

 

-- Bunun için sürekli çalışma yapılıyor.. Ray, travers, malzeme tebdilleri yapılıyor.. Eski yollar yenileniyor.. Makineler çalışıyor.. Ama yağan yağmur, her geçen trenin, rayları ve traversleri deforme etmesi sebebiyle böyle vuruntu oluyor.. Bu konuda çok haklısınız ama düzeltmek için çalışma yapıldığını bizzat görüyorum..

 

-- Demek ki yeterli olmuyor.. Baksanıza içimiz dışımıza çıkıyor.. At üzerindeki kovboylar gibiyiz..

 

     Her ikimiz de gülümsedik.. Böyle mizahi bir özelliğinin olmasından son derece memnun oldum.. Devam etti..

 

-- Tıra...  öyle bir şey dediniz, merak ettim.. O ne demek..?

 

-- Travers.. Hani rayların arasına sıra sıra dizilmiş, bazen odundan, bazen demirden, bazen betondan, kalasa benzeyen şeyler var ya, ona travers diyoruz..

 

-- Haa tamam.. Nasıl da ismi varmış öyle.. Hayret.. !

 

-- Evet evet, ilk zamanlar ben de "travesti" diye algılıyordum..

 

-- Ben de travesti diyorsunuz sandımdı zaten..

 

     Yaptığı espriler sayesinde sık sık gülümsüyorduk.. Ne güzel gülümsüyordu.. Elimde olsa, elinden tutar, ben nereye gidiyorsam peşimden sürüklerdim.. O illa benim peşimden gelmek zorunda değildi.. Bana izin versin, onun gittiği yere ben geleyim.. Yeter ki ayrılmayalım.. Yeter ki hep böyle gülümsesin, ışık saçsın, mutlu etsin..

 

-- Başka söylemek istediğiniz var mı..?

 

-- Evet var..

 

     Bunu der demez gülümsemeye başladı..

 

-- Buyrun..

 

-- Bazı personeliniz durup dururken bayılıyor ve bizi korkutuyorlar..

 

     Sesli bir kahkaha attım..

 

-- Bana yardım edin de tanışalım diye bayıldım.. Rolümü gerçekçi oynamak için de kafamı hızlıca vurdum, kan akıttım ve elinize bulaştırdım..

 

     Sessiz kaldı.. Gülümsemesini kesti.. Ciddileşti birden.. Çok yanlış, çok salakça bir cümle kurduğumu anladım.. Pişman oldum.. Kendimi rezil etmişim gibi düşündüm.. İçimden, "salak.. salak..salak..salak.. " diyordum..

 

     Üzüldüğümü ve pişman olduğumu anladı sanki..

 

-- Sadece elime değil, akşam farkettim ki, kotumun da dizine değmiş..

 

-- Yaa öyle mi..? Çok çok çok özür dilerim.. Ben bu zararınızı hemen tanzim ederim.. İnanın çok utandım.. Affedin lütfen..

 

     Ayaklandım.. Çantamı aldım.. Yeniden gelip karşısına oturdum..

 

-- Ne yapıyorsunuz siz..?

 

-- Kan lekesi geçmez.. İzin verirseniz, size yeni bir kot almanız için para vereceğim..

 

-- Daha neler..! Lütfen koyun çantanızı yerinize.. Üzülürüm.. Duymamış olayım.. Lütfen..

 

-- Ya ama sonuçta beni yüzümden...

 

     Daha cümlemi tamamlamamıştım..

 

-- Lütfen kapatalım bu konuyu..

 

-- Size karşı mahçup oldum..

 

-- Hiç öyle bir durum yok.. Lütfen..


 

     Cümleler birbirini takip etti.. Konudan konuya atladık.. Gülüştük.. Sohbetimiz ilerledikçe, samimiyetimiz de ilerledi.. Ailelerimizden bahsettik.. Bugüne kadar nerede, ne yaptığımızı anlattık.. Bir sıcaklık yakaladık birbirimizde.. Doğrusu, ben onu ilkg ördüğümde o sıcaklığı yakalamıştım ya, onun da bende o sıcaklığı bulması ayrı bir güzellik oldu.. Kurduğu her cümlede, daha çok bağlanıyordum ona.. Etkilenmiştim.. Hani azıcık kalbimi dinleyip mantığımı devre dışarı bıraksam, lafın ortasında evlenme teklifi edebilirdim..

 

-- Ben, size bir şey soracağım ama nasıl sorsam bilmiyorum.. Sınırımı aşmak istemem..

 

     Anlamıştım ne soracağını.. Bacağımı soracaktı.. Kim bacağımı soracak olsa, cümlelere hep böyle başlarlardı.. Üzüldüm birden.. İster istemez yüzüm asıldı.. Ama eninde sonunda sorulacaktı bu soru.. Sonuçta ben, farklı idim.. Farklı olanlar her zaman farkedilirdi..

 

-- Sorabilirsiniz tabii.. Sorabilirsiniz ama bana soru sormak kolay değil.. Karşılığında birşey isteyeceğim sizden..

 

Şaşırdı.. Ne diyeceğini bilemedi.. Az durdu..

 

-- Buyrun..

 

-- Soru sormadan önce, "siz" kelimesinden, "sen" kelimesine terfi etmek istiyorum.. Adım Taylan, unuttunuz sanırım..

 

-- Tamam da sen de "siz" diyorsun bana.. Sen de unuttun sanırım, adım Ecrin..

 

-- Evet, seni dinliyorum Ecrin..

 

-- Bak eğer cevap vermek istemezsen, seni anlarım.. Üzüleceğin bir konu ise lütfen söyle..

 

-- Anlaşıldı, sen bana bacağımı soracaksın..

 

     Başıyla onayladı..

 

     Anlattım herşeyi.. O çatışma anını, sonrasında yaşadıklarımı birer birer anlattım.. Hayretler içinde dinledi.. Ara sıra soru soruyordu.. Söylediklerimi hayretler içinde dinlediğinden olsa gerek, ben de anlattıkça anlattım.. O kadar dikkatle bana bakıyordu ki, sabaha kadar bana bakacağını bilsem, yeni yeni şeyler bulur ve yorulmadan anlatırdım..

 

     Anlatacaklarım bitmişti.. "Buna da şükür, ölebilirdin sonuçta" diye başlayan ve herkesten duymaya alışkın olduğum cümleleri sıraladı..

 

-- Evli misin..?

 

     Hiç böyle bir soru beklemiyordum.. Aslında evli olmadığım çok belli idi.. Ki ailelerimizden bahsederken, evli olmadığımızı da belli etmiştik.. Bunu sormasını garipsedim.. Sevindim ayrıca.. İçime bir umut doldu.. Acaba benden hoşlanmış mıydı, bu soru hoşlandığının göstergesi miydi..?

 

-- Hayır değilim.. Öyle pek insan içine çıkan biri değilimdir.. sosyal bir hayatım yoktur.. Hem böyle bir insanla evlenmek için biraz yürekli olmak gerek.. Şimdiye kadar öyle yürekli biri çıkmadı karşıma..

 

-- Seni anlıyorum..

 

     Gülümsedim.. Bana, "seni anlıyorum" diyen ama aslında benim neler hissettiğimi, neler yaşadığımı bilemeyen, yani beni asla ve asla anlamayan o kadar çok insan vardı ki..

 

-- Niye güldün..?

 

-- Yanlış anlama lütfen.. Bana, herkes beni anladığını söylüyor.. Bu cümleyi duymaya alışkınım.. Benim yaşadığımı bilmeden, benim gün içinde neler çektiğimi bilmeden beni kimsenin anlayabileceğini sanmıyorum..

 

-- Ben, seni anlıyorum emin ol.. Bir trafik kazası sonucu arabanın içinde sıkıştım.. İki bacağım da kırılmıştı.. Bizimkiler hemen akülü bir tekerlekli sandelye aldılar.. Yaklaşık üç ay o araba ile dolaştım.. İnsanların nasıl baktığını çok iyi biliyorum.. Hepimizin başına her an böyle bir kaza gelebilir.. Hepimiz engelli adayıyız.. Ki sen görev gereği kahramanca bir şekilde böyle olmuşsun.. En azından kutsal bir dava uğruna kaybetmişsin bacağını.. Az sonra tren devrilse, ayağım kırılsa, bacağımı kesseler, pisi pisine sakat kalmış olacağım.. Senin gibi kahramanca bir iş yapmadan öyle kalmak daha kötü.. Emin ol, insanların sana nasıl baktığını, nasıl davrandığını, neler hissettiğini çok iyi biliyorum.. Gözlerinden belli ediyorlar zaten.. Kimisi acıyor, kimisi görmezden geliyor, kimisi ise gereksiz yere aşırı hassas oluyor, çok iyi davranıyor.. Normal davranan olmadığı için sen de insanlardan soğuyorsun, onları ikiyüzlü buluyorsun.. Biliyorum bunları.. Anlıyorum seni.. Bunları yaşadım.. Yaşamasa idim, ben de diğer insanlar gibi seni anlamadan "seni anlıyorum" diyecektim ama emin ol seni anlıyorum..

 


     Beni anlıyordu.. Evet beni gerçekten anlıyordu.. Beni anlıyorsa, beni sevebilirdi de.. Birinin hele hele böyle güzel, anlayışlı, zeki, espritüel birinin beni sevmesi.. ! Düşünmesi bile yüzümde tebessüm oluşturuyordu.. Sevilmeye o kadar ihtiyacım vardı ki.. Askere gitmeden önce böyle değildim.. Kimseye âşık olmamıştım.. Olmak için de çaba harcamamıştım.. Hiç bir zaman öncelik sırasını kızlara vermedim.. Tüm arkadaşlarım kız peşinde koşarken ve onlara kendilerinden çok değer verirken, ben, hiçbir zaman onlar gibi olmamıştım.. Ama askerden sonra, artık engelli bir birey olduğumu kabullendikten sonra, kızları ilk sıraya aldım.. Sevilmek istiyordum.. Evlenmek, tez zamanda çocuk sahibi olmak istiyordum.. Ama artık özgüveni olmayan biriydim.. Beğendiğim kızlarla sohbet edemiyordum.. Sohbet etsem, onlara duygularımı açsam bile alacağım cevabı biliyordum.. Benim gibi engelli bir arkadaşım çok güzel bir şey söylemişti bana..

 

-- Taylan, biz kendimizi öyle görsek de görmesek de bizler engelliyiz.. Hatta toplum tarafından bakılan gözle engelli bile değiliz, özürlüyüz, sakatız, yarım insanlarız.. Biz, hiç bir kız tarafından birinci sıradaki tercih sebebi olmayacağız.. Bizden daha işe yaramaz ve karaktersiz adamlar, sırf eli ayağı düzgün diye tercih edilecek.. Bakma sen tüm insanların, "önemli olan kalptir" demesine.. Özellikle kadınlar için önemli olan, fiziki güzellik, cüzdan güzelliği ve güçtür.. Bizi ancak, nefsini yenebilen kadınlar sever.. Bizi sevmek, kadının nefsini yenmesidir.. Emin ol, kolay kolay hiç bir kadın nefsini yenemez..


 

     Sessiz kaldık epeyce bir süre..

 

-- Ne oldu..?  diye sordu..

 

-- O kadar güzel ve duymak istediğim şeyleri söyledin ki, düşüncelere dalıp gittim işte..   deyiverdim..


     Vagonun kapısı açıldı.. Kondüktör, "Bilet Kontrolü" diye bağırdı.. Herkes hareketlendi.. Kondüktör, tek tek biletlere bakmaya başladı.. Biz, sessizce bekledik.. Yanımıza kadar geldi.. Gelmeden az ileride beni görmüş, tanımış ve gülümsemişti..

 

-- Ooo Taylan.. Aslan gazim benim.. Merhaba.. Nasılsın..? Seni trenlerde görebilir miydik biz..?

 

     Gülümseyerek soruyordu.. Uzun boylu, resmi üniformalı, şapkalı idi.. Bıyıklarının altından gülümseyen dudakları, sigara sebebiyle sararmış dişlerini ortaya çıkarmıştı.. Uzun zamandır tanırdım kendisini.. Bana hep iyi davranmış, her gördüğü yerde hâl-hatır sormuş ve müsait zamanlarda büroma gelerek benimle sohbet etmişti..

 

-- Merhaba Sadık Abi.. İyiyim, sağol.. Sen nasılsın..? İşimiz vardı, bindik trene işte..

 

-- Hayırdır ne tarafa.. ?

 

-- Hem sağa, hem sola abi.. Denetim görevi verdiler de ben de yalan yanlış bir şeyler yazayım diye tur atıyorum işte..

 

-- Ne yani sen bizi mi denetliyorsun şimdi..?

 

-- Yok abi, seni denetlemek ne haddimize..

 

-- Hay sağolasın, varolasın.. Eskişehirli aslan parçası..

 

     Ecrin'e baktı..

 

-- Abla seninle mi..?

 

-- Evet abi, benimle..

 

-- Tamam..

 

     Elini uzattı.. Tokalaştık..

 

-- Kolay gelsin sana.. Fırsat bulursan gel yanıma..

 

-- Tamam abi, sağol.. Sana da kolay gelsin..

 

     Birkaç adım attı, geri döndü.. Önce bana, sonra Ecrin' baktı..

 

-- Çay içersiniz değil mi..? Az sonra gönderiyorum çay, kalkmayın ha..

 

-- Abi zahmet etme..

 

-- Ne zahmeti.. Hadi görüşürüz..

 

     Yaklaşık 10 dakika sonra çaylarımızı kendisi getirdi.. Teşekkür ettik..

 

     Ecrin, çayını yudumlarken..

 

-- Bilseydim bilet almazdım.. Seninle sohbet etmesi ne güzelmiş.. Hem bilet soran olmuyor, hem çay geliyor..

 

     Her ikimiz de gülümserken..

 

-- Tamam, her sabah, İzmit'e kadar gelirim yanında.. Bilet almana gerek kalmaz.. Çaylar da var ne güzel.. Sen de akşamdan bize pasta yaparsın, olur biter..

 

-- Ha ha.. Çok da anlarım ya..


     İzmit'e yaklaşmıştık.. İnmek için hazırlanmaya başladı.. Kendisine kartvizitimi uzattım.. Herhangi bir durumda, her ne olursa olsun beni arayabileceğini söyledim.. Teşekkür etti ama o kendi numarasını vermedi.. ben trenle devam edecektim.. Tokalaştık.. Öpüştük.. Yağmurluğunu giyinecekti, camdan dışarıya baktı.. Güneşli havayı görünce vazgeçti.. "Üşürsün" diyecek oldum, hemen susturdu, "Ben, kolay kolay üşüyen biri değilimdir.. " deyiverdi..

 

     "Görüşürüz" deyip de adım atmaya başladığında, içimde sonsuz bir hüzün bulutu belirdi.. Ayrılmak istemiyordum.. Gitmesini istemiyordum.. İçimden, geri dönmesini istiyordum.. Haykırıyordu içimdeki ses : Gitme, ne olur gitme, hep benimle kal.. Dudaklarımdan, Ecrin kelimesi döküldü.. Durdu.. Arkasına döndü.. Ne söyleyeceğimi beklemeye başladı.. Koşup sarılmayı o kadar çok istedim ki..

 

 

-- Senden bir ricam olabilir mi..?

 

-- Tabii, ne demek..

 

-- Benim fotoğraf çekme merakım var.. Birkaç poz alabilir miyim senden..?

 

     Gülümsedi..

 

-- Bu halimle mi..? Ayy iğrenç bir haldeyim ya..

 

-- Hayır, hiç öyle değilsin.. Ama tabii istemezsen, zorlayamam..

 

-- Pekii    deyiverdi..

 

     Önce trenin içinde poz verdi bir kaç tane.. Birkaç tane de aşağıya indikten sonra istasyonda poz verdi..

 

 

 

 

 

 

 

     Sonra geçti, gitti..

 

     Sonraki üç gün boyunca göremedim onu.. Hep aynı trene binmeme rağmen denk gelemedik bir türlü.. Daha doğrusu, ben özellikle onun yolunu gözledim, o ise gelmedi trene.. Neden gelmediğini merak ediyordum ama elimden bir şey gelmiyordu.. Ona ulaşabileceğim hiç bir şey yoktu.. Nerede okuduğunu, adını biliyordum ama gidip onu arayacak cesaretim yoktu.. Ki zaten üniversitesinde onu arasam, bulsam bile ne diyecektim ki..? Onun aramasını beklemekten başka çarem yoktu.. Haftanın son günü de gelmeyince, içime bir burukluk, üzüntü, terkedilmişlik oturdu.. Onu düşününce dayanamaz oluyordum.. Nefes alamadığımı hissediyordum.. Sohbetimizi, bana bakışını hâyâl ediyordum.. Uyuyamıyordum.. Yemek yiyemiyordum.. Gar binasının etrafında, hep onu görebilmek için geziniyordum.. Maalesef ne onu görebiliyordum ne de ona benzeyen birini..

 

     Sonraki hafta, onbeş günlüğüne, farklı bir yere görevlendirmem çıktı.. Tüm hâyâllerim suya düştü.. Oysa onu gördüğümde, ona açılacak ve duygularımı söyleyecektim.. Duygularımı itiraf etmeyi, mecburen iki hafta sonraya bırakmak zorunda kaldım.. O iki hafta, iki asır gibi geldi.. Ne yaptığım işte verimli olabiliyordum ne de yaptığım işten zevk alabiliyordum.. O onbeş gün hayatımın en uzun günlerinin arasına girmişti.. Ne geçmek bilmeyen günlerdi onlar öyle.. Her bir gün, benim için işkence günleri gibiydi.. Ona verilmek üzere, kan bulaştırdığım kot pantolonunun yerine, bir yenisini aldım..

Bedeninin olacağından emindim.. Yine siyah rengini tercih ettim.. Paket yaptırdım.. O işkence günlerinde, bazen o paketin üzerine bir not yazıyor, ertesi gün o notu beğenmeyerek yırtıp atıyordum..

 

     Onbeş gün sonra pazartesi günü, erkenden hazırlığımı yapıp Haydarpaşa'ya gittim.. Artık ne olursa olsun, Ecrin'e herşeyi söyleyecektim.. Nihayet uzaktan gördüm onu.. Hep hızlı adımlarla, ceylan gibi koşarken gördüğüm kız, ağır adımlarla geliyordu.. Yanında genç, kısa saçlı, yakışıklı biri.. Yanyana yürüyorlardı.. Konuşuyorlardı.. Yandan gördüğümden farkedemedim; karşıma geçtiklerinde elele tutuştuklarını anladım.. Öyle donakaldım.. Hiçbir şey düşünemedim.. İçimde sadece ölme isteği vardı.. Hareket bile edemedim.. Elimde hediye paketi, kalakaldım.. Sanki donmuştum.. Elimi, ayağımı oynatamıyordum.. Gözlerim dolmuştu.. Onu ilk gördüğüm zaman heyecandan bacaklarım titremişti, şimdi ise üzüntüden titriyordu.. Beni gördü, gülümsedi.. Yanındaki erkeğe birşeyler söyledi.. Yanıma geldi, durdu.. Bana baktı..

 

 

-- Merhaba Taylan Bey..  Nasılsınız.. ? 

 

deyiverdi, tokalaşmak için elini uzattı.. Elimi uzattım, zoraki gülümser gibi yaptım..

 

-- İyiyim, teşekkürler, siz..?

 

-- İyiyim ben de.. Renginiz solmuş.. İyiniz değil mi..?

 

-- Evet evet.. Soğuktandır.. Sağolun..

 

     Soğuktandı, evet.. Kalbimin, duygularımın, umutlarımın, hâyâllerimin buz olmasının verdiği soğukluktu..

 

-- Tanıştırayım, Emre........

 

 


 

Kalem Oynatanlar (2) :: Kalem Oynat :: İlişik

22/11/2009 - Âşkın Adı : Ecrin..

 

     2009 senesinin, kasım ayının ilk haftası idi.. İş bakımından çok yoğun bir hafta idi.. Ekim ayının sonlarına doğru,şahsıma, genel müdürlük tarafından, trenlerin denetimi, tren personelinin ve temizliğinin değerlendirilmesi, yolcu şikâyet ve önerilerinin öğrenilmesi ve toplam kalite yönetiminin demiryollarına yansıtılması için araştırma yapılması ile ilgili görevlendirme emri çıkmıştı.. Bir hafta boyunca, şehir içi ve şehirlerarası seyehat eden trenlerde yolculuk edecek, hafta sonunda kapsamlı bir rapor hazırlayarak müdürümüze arz edecektim..

 

 

 

     Benim, hiçbir zaman insanlarla iletişimim kuvvetli olmamıştır.. Gözlem yeteneğim vardır ama insan ilişkileri bakımından zayıfımdır.. Bu görev, insanlarla fazla iletişim kurmamı gerektirecek bir görev olmadığından ve benim için farklı bir tecrübe olacağını düşündüğümden, heyecanla görev gününü bekledim.. Valizimi hazırladım; elbise, kitap, diş fırçası/macunu ve müzik dinlemek için mp3'ü tamam ettim..

 

 

     Kasım ayının ikinci günü idi.. Sabahın erken saatinde kalkıp, rahat bir kıyafet giyinerek, işyerime doğru yola koyuldum.. Heyecanlı idim.. Yağmurlu bir gündü.. Haydarpaşa Gar'ına vardığımda, insanların yağmurdan korunmak için gar binasındaki kapalı alanları doldurduğunu farkettim.. Bir sürü insanın, aynı sebepten bir çatı altında toplanmasının farklı bir güzelliği vardı.. Demek ki, istenildiğinde, farklı görüşler ve kimlikler, aynı tehlikeden korunmak için bir araya gelebiliyor, yan yana durabiliyorlardı..

 

     İnsanların yağmurdan korunmak için bir araya toplanmasına, onların yüzlerine, giyimlerine bakıyor, az sonra hareket edecek trene doğru ilerliyordum.. Başımı sağ tarafa çevirdiğimde, koşarak gelen bir kız gördüm.. Orta boylu, incecik bir kızdı.. Birikmiş su birikintilerinin üzerinden bir ceylan çevikliği ile atlıyor, ıslanmış saçlarından süzülen yağmur damlalarının da etkisi ile etrafını büyülüyordu.. O kadar güzel bir koşuşu ve öyle etkileyici bir vücudu vardı ki, olduğum yerde kalakaldım.. Gözlerimi ayırmadan o kıza bakıyordum.. Kendini, üstü kapalı bir yere attığında duracağını, bu acelesinin yağmurdan korunmak için olduğunu düşünüyordum ancak düşündüğümün aksine, bu kız, yağmurdan kurtulmasına rağmen koşturmaya devam ediyordu.. Adapazarı Ekspresi gişesinin önünde durdu.. Montunun cebinden çıkardığı parayı gişe görevisine uzatarak bir şeyler söyledi.. Bileti ve para üstünü alıp, tekrar cebine koydu.. Bu defa koşmadan ama gayet hızlı adımlarla kalabalığın içine karıştı.. Sağa-sola bakınmama rağmen kalabalığın içinden bir türlü seçemedim onu.. Oysa görmek istiyordum.. Onu incelemek, belki birkaç cümle kurmak, onunla tanışmak, onun gözlerinin içine bakmak istiyordum.. Olmadı.. Maalesef göremedim onu.. Çok kalabalıktı.. İnsanlar sigara içiyor, sohbet ediyor, gülümsüyor, çocuklar koşturuyordu.. Ben, o kızı görebilirim umudu ile olduğum yere çakılı kalmıştım.. Soğuktan dolayı mı, yoksa kalbim hızlı attığından mı bilmiyorum, içimde hafif bir ürperti hissettim.. Trene binmek için yeniden adım atmaya başladığımda, 'Adapazarı Ekspresi'nin makine arızası sebebiyle 20 dakika gecikmeli hareket edeceği' anonsu tüm gar çevresini kapladı.. İnsanlar, "offf, gene mi" gibi isyan cümleleriyle şikâyet ediyorlardı..

 

 

     Ben, aklımı, o ceylan görünüşlü kızdan kurtarmış, insanların memnuniyetini sağlamak için böyle durumlarda ne yapılabileceğini düşünüyordum.. Aklıma, ilk, bekletilen insanlara çay ikram edilebileceği geldi.. "Sayın yolcularımız, Adapazarı Ekspresi'nin makinesinde meydana gelen arıza sebebiyle, tren seferimiz 20 dakika gecikmeli olarak yapılacaktır.. Bu gecikmeden dolayı, siz yolcularımızdan özür diler, az sonra başlayacak olan çay ikramımız için koltuklarınıza oturmanızı rica ederiz.. " mealinde bir anonsun, hiç değilse insanların tepkisini biraz daha hafifleteceğini düşündüm.. Not defterimi çıkararak, bu düşüncemi not ettim..

 

     Peron içinde dolaşmaya, soğuktan büzüşen insanların neler konuştuğuna kulak kabartmaya başladım.. İstiyordum ki, demiryoluyla ilgili bir konuşma olursa, ben duyabileyim ve eğer önemli bir şikâyetse, raporumda onu belirtebileyim.. Hatta belki şikâyeti olan o kişiyle konuşabilir, ne gibi bir çözüm önerisi olduğunu bile sorabilirdim.. Ama kimse, bu tren gecikmesinden, demiryolu ile ilgili başka şeylerden konuşmuyordu.. Üniversiteli olduğu her halinden belli olan gençler kendi aralarında sohbet ederek gülümsüyor, kimisi gazetesini okuyor, kimisi bir başkasını çekiştiriyordu..

 

     Az ileride, yine o güzel kızı gördüm.. Onu görünce anladım ki, ben farkında olmayarak, kalabalığın içinde asıl onu arıyormuşum.. Yağmurda kaldığından büzüşmüştü.. Titriyor gibiydi.. Saçlarından hâlâ su damlaları süzülüyordu.. Biraz daha yaklaştım ona.. O güzel yüzünün tüm detaylarını seçebiliyordum.. Minyon tipli idi.. Küçücük bir burnu, biçimli dudakları, pürüzsüz bir cildi vardı.. Kaşları incecikti.. Alnında minik bir kaç sivilce vardı.. Saçları ıslanmış olduğundan, ona farklı bir güzellik katmıştı.. Siyah bir kot giyinmiş, üzerine siyah ve ince bir bady ve lacivert renkli ince bir yağmurluk ile bütünlük oluşturmuştu.. Kaliteli olduğu her halinden belli olan siyah spor ayakkabısı ile siyahın tüm asaletini kendinde toplamıştı.. Ben, o kıza bakıp hayatı boşvermişken, o, küçücük elini yüzüne götürmüş, yüzündeki yağmur damlalarını silmiş, gözlerini kapatan saçlarını arkaya atmıştı.. Sol elinde kitap, sağ elinin baş parmağında metal bir yüzük vardı.. Sağ elinin ikinci parmağında ise zarif eline yakışır bir incelikte pırlanta yüzük takmıştı.. Yanlışlıkla mı oldu bilmiyorum ama bir ara gözleri gözlerime değdi.. O an, dünya durmuştu.. İlk gördüğümde, koşuşunu ceylana benzettiğim bu kızın, gözleri de ceylana benziyordu.. Bir göz, bu kadar mı anlamlı bakabilirdi..! Bir göz, nasıl olur da içi ışıl ışılken, ayrıca hüzün yayabilirdi..!

 

     Kalmıştım öyle.. Dünya umrumda değildi.. Tren, demiryolu, emir, insanlar, aksayan bacağım, cebimde para olmaması, yağmur... Hiç bir şey umrumda değildi.. Bir çift gözün esiri olmuştum.. Öyle umursamadan baktı bana.. Benim de sadece ona baktığımı farketmiş olacak ki, gözlerini kaçırdı hemen.. Artık bana bakmıyordu ama gözleri gözlerimde ve hatta kalbimde idi.. Ben o gözleri, bakışı, yüzü, minik elleri, esnek vücudu yıllarca bıkmadan kalbimde taşıyabilirdim.. Bakmasın ne çıkar, o bakmasa da ben ona bakabilirdim..

Mahsunlaştım.. Yağmur muydu, yoksa gözyaşı mı bilmiyorum, sebepsiz yere bir damla indi gözümden aşağıya.. Ne olmuştu bana, ne oluyordum..? Ben hiç bir zaman, kendimi böyle bir anda koyvermemiştim.. Boşluğa bıraktım kendimi.. Sanki dipsiz bir kuyuya, ne olacağını bilmeden atlamış, ama tüm sıkıntılarımdan kurtulmuş gibiydim.. Gözümden yaş akıyordu devamlı.. Neden akıyordu, ne olmuştu, bilmiyordum.. Bilmiyordum, hiç bir şey bilmiyordum.. Bir anda neden ayakta durduğumu, buraya neden geldiğimi, ne için yaratıldığımı düşündüm.. Meğer bu yaşıma kadar beyhude yaşamışım.. Her an ölebilirdim ama üzülmüyordum; artık ölmenin bile benim için bir güzelliği vardı.. Herkese nasip olmayacak bir olayla karşılaşmış, bir çift göz sayesinde mutlak gerçeği bulmuştum.. O gözler ışıl ışıl olmasına rağmen sonsuz bir hüzün yansıtıyordu.. İçim ağlıyordu.. Ama mutluydum.. Hem de çok mutluydum.. Tüm benliğimi huzur kaplamıştı.. Elim ayağım titriyordu.. Bedenime hakim olamıyordum.. Artık gözümden akanın yağmur damlaları değil de gözyaşlarım olduğunu biliyordum.. Göğe doğru çıkıyor, kendimi bir anda yere bırakabiliyordum.. Bacaklarımın titrediğini hissettim.. Başım dönüyor, gözüm kararıyordu..  "Allah'ım aklıma mukayyet ol.. " dediğimi hatırlıyorum.. Sonrası karanlık.. Sonsuz bir karanlık.. Yeniden gözlerimi açtığımda, gördüğüm tüm o kalabalığın etrafıma toplandığını, şaşkın ve acımsar gözlerle bana baktığını farkettim.. Ve evet, o güzel bakışlı, ceylanları kıskandıracak kadar kıvrak olan kız, hemen yanıbaşımda idi.. Sıcak elleri ile başımı tutuyor, şefkat dolu bakışları ile gözlerimin içine bakarak oradan kalbime ulaşıyordu.. Sonra, dünyanın en güzel ses tonu ile "Nasılsınız, iyi misiniz..? " diye sordu.. Kalabalığa dönerek "Hemen bir ambulans çağırır mısınız? " dedi..

 

     Ben, beş veya on saniye kadar sessiz kaldıktan sonra, iyi olduğumu, ambulansa gerek olmadığını söyledim..

 

-- Ama düşerken başınızı vurdunuz, kanıyor..

 

Kontrol etmek için elimi başıma götürdüm.. Sağ elimin baş parmağına kan bulaştı..

 

-- Önemli değil.. İyiyim çok teşekkür ederim.. Doktora hiç gerek yok.. Bir anda başım döndü.. Tansiyonum çıkmıştır belki, bilmiyorum.. Şimdi gayet iyiyim..

Gülümsedim.. Beni benden alan gözlerinde endişe vardı ama zoraki olarak o da gülümsedi..

 

-- Emin misiniz..?

 

-- Evet evet, çok teşekkür ederim..

 

Kalabalıktan yaşlıca bir teyze :

 

-- Oğlum, ne olur ne olmaz, doktora görün.. Yine böyle olabilir.. Daha önce oldu mu hiç..?

 

Bir başkası :

 

-- Tabii tabii hastaneye gitmekte fayda var..

 

     Ben, o ceylan gözlü kızın da yardımı ile doğruldum.. Üzerimi silkelemeye başladım.. Pantolonumun arka tarafını silerken, o güzel kız da montumu siliyordu.. Sonradan farkettim ki, başımı tutarken, başımdan akan kan, onun da eline değmişti.. Yüzüne baktım, insanların tüm gözleri bende idi.. O da bana bakıyordu..

 

-- Kusura bakmayın, sizin de elinize kan bulaşmış..

 

-- Hiç önemli değil, siz iyi olun da.. İyisiniz değil mi..?

 

     Ne kadar şefkatli, ne kadar iyi niyetli biriydi.. Yine gözlerini, gözlerime dikmişti.. "O kan, bunca yıldır beyhude yaşadığımı öğrenmenin sıkıntısının sonucu idi.. Senin gözlerinin tutsaklığındaki esaretimin bedeli idi.. Beni mutlak gerçeğe götürmenin bedeli idi.. " demek istedim, diyemedim.. Gülümsedim :

 

-- Emin olun, çok iyiyim.. Size tekrar tekrar teşekkür ederim.. Kurtarıcı meleğim oldunuz..

 

-- Ne yaptım ki, rica ederim..

 

     Hemen sonra, beni tanıyan tren görevlisi geldi.. Meraklı ve heyecanlı bir ses tonu ile :

 

-- Taylan Abi iyi misin..? Haydi hekimliğe gidelim..

 

-- Gerek yok Bülent.. İyiyim..

 

-- Gel abi gel, ne olur ne olmaz.. Bir tansiyonunu ölçtürelim.. Sen bize lazımsın..

 

     Koluma girdi.. Beni çekiştirerek yürütmeye başladı.. Birkaç adım attıktan sonra arkamı döndüğümde, tüm o kalabalığın trene binmek için hareketlendiğini farkettim.. Ben de trene binmek istiyordum.. O kız ile yeniden iletişim kurmak istiyordum..

 

-- Bülent, trene binmeliyim mutlaka.. Emir var, rapor hazırlayacağım..

 

-- Taylan Abi, bu olmazsa bundan sonrakine binersin.. Tren mi yok..! Olmazsa yarın hazırlarsın raporu.. Seni kesmeyecekler ya.. Ne oldu, niye bayıldın anlamadım, aç mısın, uykusuz musun, kesin tansiyonun çıktı.. Allah kötüsünden korusun..

 

     Bülent koluma girmiş, beni hekimliğe doğru sürüklerken, ben aksayan bacağımın da ağırlığı ile yavaş adım atabiliyordum.. Bülent sorular soruyor, gözüme bakıyor, ben kısa cevaplar ile geçiştiriyordum.. Aklım o kızda idi.. O trene binmek istiyordum.. O trene binemeyeceğimi, bir daha o kızı göremeyeceğimi düşündüm.. Kendimi çok kötü hissettim.. Bana bakışını hâyâl ediyordum.. Onu bir daha görememek, benim için büyük üzüntü olacaktı.. İçimden, o trene binmek, o kızı yeniden görmek için yalvarıyordum Allah'a..

 


     Ah biz insanlar.. ! Bizler sahiden nankörüz.. Uzun yıllar olmuştu Allah'ı anımsamayalı.. İnançlı bir toplumda yaşıyordum.. İster istemez cümlelerimin içinde Allah kelamı oluyordu ama bu öyle inanarak içten kurulmuş cümleler değildi.. İnançlı idim.. Allah'ın kesinlikle var olduğunu biliyordum.. Ama küsmüştüm.. Yıllar evvel, Allah'a, Devlet'e ve kutsal bildiğim tüm değerlere küsmüştüm..

 

 

     1998 senesi idi.. Babam, kahvehanenin telefonu ile bana ulaşmış ve acilen eve gelmem gerektiğini söylemişti.. Eve vardığımda, kapının önündeki polis arabasını görmüş ve tedirgin olmuştum.. Geçen hafta bir kavgaya karışmış ve bu sebeple polislerin beni alıp götüreceklerini düşünmüştüm.. İlk önce kaçmayı düşündüm ama basit bir kavga sebebiyle kimseyi hapse atmayacaklarını bildiğimden eve gitmeye karar verdim.. Kapıyı çaldım, içeri girdim.. Beni gören polisler, 6 aydır asker kaçağı olduğumu, hemen askere alınacağımı bildirdiler.. Ben ve babam, bugüne kadar hiç celp belgesinin gelmediğini söyleyerek, askerden kaçmanın namussuzluk olduğunu anlatmaya çalışsak da yine de sanki bilerek askerden kaçıyormuşum gibi davrandılar, ona benzer cümleler kurdular.. Beni ve babamı alıp karakola götürdüler.. İfademizi aldılar ve üç gün içinde şubeye teslim olmam gerektiğini söyleyerek elime gideceğim yeri gösterir resmi belgeyi tutuşturdular.. Hatay - Serinyol Jandarma Birliği..

 

     Bir gün önce tüm akrabalarımı dolaşıp helallik aldıktan sonra davul-zurna ile omuzlarda uğurlandım askere.. Öpüştük, ağlaştık.. İçimde sonsuz bir hüzün vardı ama ayrıca gururlu idim.. Okul bittikten sonra bir baltaya sap olamadan kahvehane köşelerinde gençliğimi çürütüyordum.. Bazı işyerleri ile görüşüyordum ama onlar da askerliğimi yapmadığım için işe almak istemiyorlardı.. Nihayet askere gidecektim.. Bu sorunun çözülmesi ile hem daha rahat olacaktım hem de askerlik yapmış olmanın verdiği gururu taşıyacaktım.. Ama bir de ayrılmak, gurbete gitmek, ardında sevdiklerini, dostlarını bırakmak vardı.. Bunu düşündükçe dayanamaz oluyor, ağlamamak için kendimi zor tutuyor ama yine de dayanamayarak herkesten gizli gözyaşı döküyordum.. Otobüs hareket etmek üzere iken, annemin elini öptüm, bağrına bastı, "oğğlummm" diye ortalığı inletti.. Tutamadım kendimi, ben de hıçkırarak ağlayıverdim.. Sonra babama yöneldim.. Elini öptüm.. Beni öperken, "Ya şehit, ya gazi" dedi..

 

 

     Babam, acaba isteyerek mi söylemişti o cümleyi, yoksa alışkanlık olduğu için mi..? Bir baba, sahiden vatan için oğlunun ölmesini veya yaralanmasını ister miydi..? Ölünce, sahiden şehit olacak mıydık..? Diyelim ki, gazi olduk, insanlar bize hayranlıkla mı bakacaklardı..? "Bizim için yaralandı, sakat kaldı" deyip bağırlarına mı basacaklardı..?

 

     Hatay/ Serinyol'a gidip birliğime teslim oldum.. Üç aylık acemilik eğitimi alacak, sonrasında büyük ihtimalle doğuda bir yere gönderilecektim.. İlk zamanlar, alışma evresinde, korkaklık, ürkeklik, yalnızlık, kimse ile iletişim kuramama, kimseye güvenememe hisleri içinde herkesten soyutluyorsun kendini.. Sonra alışıyor, sıkı dostluklar kuruyor, beraber türküler söylediğin arkadaşlarınla bir çatışma sırasında canını emanet edeceğinin bilinci ile sonsuz güveni yakalayabiliyorsun..

 

     Acemi eğitimi bittikten sonra dağıtım izni için yeniden memleketime döndüm.. Hiç bir şeyin değişmediğini, bensiz de çok rahat yaşadıklarını gördüm.. Dağıtım yerim, Hakkari - Çukurca idi.. Ailem bunu duyunca epeyce ağladı ama başa gelen çekilecekti.. Bu vatan borcu idi, ödenecekti..

 

     Çukurca'ya gitmek için önce Van'a gittim.. Oradaki birliğe teslim oldum.. Terör olayları sebebiyle bizi yalnız Çukurca'ya göndermeyeceklerini, 1 hafta sonra kendileri toplu olarak bizi götüreceklerini söylediler.. O gün geldiğinde, helikopterler ile Çukurca Jandarma Karakolu'na götürüldük.. Karakol, yüksek bir tepeye kurulmuştu.. Çevresinde olup bitenleri rahatça görebilecek bir yerde, üç küçük binadan oluşmaktaydı.. Binanın ön tarafı şehir merkezine yakındı ama arka taraf ıssız, kimsesiz ve korkutucuydu.. Vardığımın üçüncü haftasında operasyonlara çıkartılmaya başlandım.. Artık tam olarak askerdim.. Korkuyordum ama ayrıca kahramanca bir iş yaptığımı düşünerek gururlanıyordum da.. Bazen gündüz, bazen gece, arazi taramaları yapıyorduk.. Köylere girdiğimizde köylüler bize ikramlarda bulunuyorlar, "sen de bizim oğlumuzsun" diyerek yanağımızı okşuyorlardı.. Komutanlarımızın kesin talimatı, kimseye güvenmemek ama yöre halkına çok iyi davranmaktı.. İçlerinden bir çoğu, bize düşmanca bakıyorlardı.. Bunu çok iyi farkediyordum.. Eline geçtiği anda, gözünü kırpmadan beni ve tüm arkadaşlarımı öldüreceklerini hissediyordum.. Bir keresinde, küçük bir çocuk yanıma kadar sokuldu.. "Bizim toprağımızdan artık çıkın gidin, sizi istemiyoruz" dedi.. Bozuk Türkçe'si vardı.. Komutana söylesem hem o çocuğa hem de ailesine bir ders vermek için, buranın hepimizin vatanı olduğunu, beğenmiyorsak çekip gidebileceklerini anlatır, eğer güzellikle anlamazlarsa kafalarına vura vura anlatırdı.. Bunu iyi biliyordum.. Çocuğa önce sesiz olması gerektiğini söyledim.. Komutan duymasın, diyerek komutanı işaret ettim.. Sonra gülümseyerek, "ama biz sizi çok seviyoruz, sizi korumak için geldik" dedim.. Sonra "Hadi git, komutan duymasın bu dediklerini" diyerek yanımdan uzaklaştırdım onu.. Ama artık iyi biliyordum ki, yöre halkına göre, oralar onların toprağı, bizler ise işgalci idik.. Kendileri mertçe söyleyemiyorlardı ama hangi çocuk içten pazarlıklı olabilmiş ki.. ? Bir çocuktu zaten krala, "kral çıplak" diyebilen.. Bu olaydan sonra güvenemedim bir türlü o insanlara.. Bize sundukları sevgi gösterilerini bile sahtekârca buldum.. Komutanlara hak veriyordum bu konuda.. Bazen yöre halkına çok sert davranıyorlardı ve anlıyordum ki kimi zaman bunu hakediyorlardı.. Bana göre bir çoğu bölücü idi.. İçlerinden, ayrılmaz bir bütün olduğumuzu düşünen de vardı ama ya bizim baskımızdan ya teröristlerin baskısından dolayı seslerini çıkartamıyorlar, bir köşeye sinmiş neler olacağını bekliyorlardı.. Bizi, kendi oğulları gibi gören analar da vardı, oğullarını öldürmek için buralara kadar geldiğimizi, aslında işgalci katiller olduğumuzu düşünen de..

 

     Çukurca'ya vardığımın üçüncü ayında ilk kez sıcak çatışmaya girdim.. Dağda, arama/tarama çalışmaları yaparken, bir grup teröriste rastladık.. Bir mağaraya sindiler.. Çatışmada 4 kişiyi öldürdük.. Geriye kalanı kaçtı ve biz de sürek avı başlattık.. Helikopterler ve özel timler eşliğinde, sınırda kıstırdık onları ve 7 kişi daha öldürdük.. İkisini de canlı yakaladık.. Biri kadındı.. Güzeldi.. Gözlerinden, bizden nefret ettiği okunuyordu.. Erkek olanı ise çok korkuyordu.. Dağda idik.. Onları öldürsek, kimsenin ruhu duymaz, çatışma sırasında öldüklerini söyleyebilirdik.. Yapmadık.. Çünkü bizler asla katil değildik.. Ve hatta bir çoğumuz onların kandırıldıklarını düşünüp, onlar için üzülüyorduk bile.. Kadın teröristi arabaya bindirip karakola götürürken, "Terör yanlısı birine âşık olsam, onunla birlikte olabilir miyim?" diye düşündüm içimden.. Yanımdaki, en yakın arkadaşlarımdan biri olan Zülküf'e sordum.. "Allah korusun" dedi.. "Kalp âşık olunca, ota boka bakmıyor.. Fahişeye de âşık olabilirsin, böylelerine de.. Ama Allah korusun.. Helal süt emmiş biri olsun.. " dedi.. Biraz sesli söyledi bunları.. Terörist kız döndü Zülküf'e baktı.. Bir şey söyleyecekti, vazgeçti.. Ben de sanırım Zülküf gibi düşünüyordum.. Ama bilmiyordum.. Hiç âşık olmamıştım.. Nasıl bir histi, insana neler yaptırırdı bilmiyorum.. Gelinlik çağına gelmiş, böyle güzel kızların dağlarda ne işi olurdu, onu da bilmiyorum.. Bu sebeple erkekten çok ona kızıyorum.. Teröriste baktım, "Evinde otursana, yazık değil mi sana, ne işin var dağlarda..? " diye sordum.. Komutan duydu, bağırarak, sesimi kesmemi, teröristle iletişim kurmamamı emretti.. Terörist kadın gözlerime baktı.. Hayır, gözlerinde hiç merhamet yoktu.. Şevkat yoktu.. Sevgi yoktu.. Gariptir, yakalanmış ve son anda ölümden dönmüş olmasına rağmen korku da yoktu..

 


Ve o gece...

 

 

     Çukurca'ya geldiğimin 6.ayı idi.. Gece operasyona çıkacaktık.. Komutanlar iyice dinlenmemizi, erzak ve malzemelerimizi temin etmemizi emrettiler.. Alışmıştık.. Her iki günde bir operasyona gidiyorduk.. Haftada bir mutlaka çatışmaya giriyor, ya şehit veriyor ya terörist imha ediyorduk.. 20 tane terörist öldürsek ama sadece 1 şehit versek bile bizim için kayıptı.. Sevinemezdik asla.. O şehidin anasını düşünürdük.. Kendi anamızı düşünürdük.. Üzülürdük, büzülürdük.. Sanki bizim suçumuz gibi yerin dibine geçmek isterdik.. Ya o şehidin anası bizim karşımıza geçip de "oğlumu koruyamadınız mı? " diye soracak olsa bize, biz ne ederdik..? Bunları ara sıra kendi aramızda konuşur, gurbette olmanın derdine bir de bu dertleri ekleyerek iyice karalar bağlardık..

 

     Karanlık çöktü.. Biz sıra olduk.. Sırtımızda, ağırlığı 20 kiloya yakın çantalar, elimizde 7 kiloluk silahlar ile yola koyulduk.. Hepimizde gece görüşü için gözlük vardı.. İkişer metre arayla yürüyorduk.. Sine sine, korku ile ama her an ölümü bekler halde yürüyorduk.. Hiç ses yoktu o gece.. Ne kurt sesi, ne böcek sesi, ne insan sesi.. Nefes alışveriş sesimizi duyabilecek durumdaydık.. Derken birden bire bir silah sesi duyuldu.. Komutan "Yere yattttt! " diye emir verdi.. Yere yattık.. Ardı ardına silahlar patlıyordu.. Silahlarımıza sarıldık.. Silah sesleri öyle fazla idi ki, dünyanın öbür ucundan duyulabileceğini düşündüm.. Komutan, "ateş ateş" diye bağırıyordu.. Silah seslerinin kesildiği saniyelik zaman diliminde, yaralanmış askerin inleme sesi kulaklarımıza kadar geliyor, bu hem moralimizi bozuyor hem de iyice korkuya kapılmamızı sağlıyordu.. Yaklaşık 15 kişi sürünerek kayaların arkasına geçtik.. Komutan sürünerek yanıma geldi.. "Taylan, yanına 8 kişi al, arkadan dolan.. " diye emir verdi.. "Emredersiniz" dedim.. İlk 8 kişiye benimle gelmelerini söyledim.. Sürünüyorduk.. Silahlardan uzaklaşınca, ayağı kalktık.. Çömelerek ilerlemeye devam ettik.. Elimiz tetikte idi.. Çok iyi biliyordum ki, benim gibi diğer askerler de çok korkuyorlardı.. Hiçbirimiz çatışmaya girmek de istemiyorduk ama bunu yapmalıydık.. Bildiğimiz tüm değerler bize bunu yapmamızı emrediyor, öleceksek de kahramanca ölmemizi söylüyorlardı.. Oradan kaçsa idik, ömür boyu vicdan azabı çekecektik.. Ölecektik ama kahramanca, cesurca, yiğitçe.. Korkuları yenebilmeliydik..

 

     İlerliyorduk.. Terörist grubu, sağ yandan sardık.. Otuza yakın kişi olduklarını tahmin ediyordum.. Birden "Ateş!" dedim, sonra ağzımdan "Allah-u Ekber" lafzı döküldü.. Silahlar, sesler, haykırışlar, inlemeler, bağırtılar.. Yaklaşık bir saat boyunca, tüm insani değerlerden uzaklaşıp, paramparça olsunlar diye saldırdık onlara.. Ara sıra arkama bakıyordum ve tüm arkadaşlarımın canlı olduklarını görerek daha da cesaretleniyordum.. Komutan, telsiz ile ateşi kesmemi, acilen geri çekilmemi emretti.. Helikopterler geliyordu.. Hızla geri çekildik.. Derken helikopterler o bölgeyi taramaya, bombalarla teröristleri imha etmeye başladı.. Gün ışıyana kadar bombalandı o bölge.. Gün ışıdığında, o bölgeye doğru ilerledik ve kayalık alanın kana bulandığını, insan bedeninin çeşitli parçalarının sağa-sola dağıldığını, midemiz bulanarak gördük.. Attığımız her adımda, bir organa rastlıyorduk.. İğrenç bir manzara idi.. Midesi bulanarak kusan askerler oldu.. Komutan, silahları toplamamızı, cesetlerin üzerindeki eşyaları toplamamızı emretti.. Biz, kayaların arasında bu emri ifa etmek için dolaşırken, birden Zülküf'ün "Taylannnnnnnnn " diye bağırdığını duydum.. Sonra bir patlama.. Kulakları sağır edercesine yüksek bir ses.. Sonra her tarafın kızıla boyanması.. Sonra sıcaklık.. Sonra soğukluk.. Yere düşmem.. Düştüğüm yerde gördüğüm kan.. Büyük bir sızı.. Sonra karanlık..

 

     Tam 18 gün sonra açtım gözlerimi.. Hastahanedeydim.. Kimse yoktu yanımda.. Müthiş bir ağrı vardı vücudumda.. Gözlerimi açtığım anda, ağrıya dayanamayarak yeniden uyumak ve hatta mümkünse ölmek istedim.. Öyle kaldım birkaç dakika.. Babam girdi odaya..

 

-- Taylan.. Taylan.. Oğlumm.. Açtın mı gözlerini.. ? Taylan, gözlerini aç.. Taylan.. Hemşire hanım.. Doktor bey..

 

Duyuyordum tüm bunları.. Gözlerimi açıyor, hemen sonra kapatıyordum.. Vücudumun bir yerinde büyük bir sızı vardı.. Ama neresinde kestiremiyordum.. Her tarafım sızlıyor gibiydi.. Sanki diri diri bedenimi kesiyorlardı.. Babamı teskin etmek istiyordum ama sesimi çıkartamıyordum..

 

-- Taylan.. Oğlum.. Hadi bir şey söyle.. İyi misin..? Aslan oğlum benim.. Doktor bey.. Doktor bey..

 

     Doktor geldi.. Gözkapaklarımı elleri ile açtı.. Gözlerime baktı.. "Beni duyuyorsun, biliyorum.. Şimdi sana ağrı kesici bir iğne yapacağız, az sonra hiç bir şeyin kalmaz.. Yeniden aramıza hoşgeldin.. Hemşire hanım, kahramanı az daha uyutalım..

 

     Ne kadar uyudum bilmiyorum.. Gözlerimi yeniden açtığımda, ağrı veya sızı kalmamıştı.. Biraz başım ağrıyordu ama gözümü ilk açtığımdaki gibi ağrı yoktu.. Etrafa baktım.. Babam yine yanıbaşımda idi.. Gözlerimi açtığımı gördü.. "Belkıs, gel kız.. Taylan uyandı" dedi.. Annem geldi.. Gözleri şiş, kıpkırmızı.. Ağladığı çok belli.. Güldü bana.. "Kurban olurum ben sana oğlum.. Kurban olurum seni yaradan'a.. İyisin değil mi, iyisin ha.. " deyip benden onay bekledi.. Saçımı okşuyordu.. Öpüyordu.. Sarılıyordu.. Tebessüm etmeye çalıştım.. "İyiyim merak etme" deyiverdim.. Babam, birden kalktı yataktan, gözünü tutarak benim göremediğim bir yere gitti.. Ağlıyordu belli ki.. İçime büyük bir burukluk girdi.. Doktor açtı kapıyı.. Gülümseyerek, "Haa şöyle kahraman ya.. Aç gözlerini.. Yok öyle yarı yolda bizi bırakıp gitmek.. " dedi.. Tebessüm etti.. Saçımı okşadı.. Yan tarafımda asılı duran serum şişesine baktı, ayarladı.. "Hadi geçmiş olsun" dedi.. Elini, babamın omzuna koydu.. Odadan çıktı.. Sonra tekrar girdi.. Tüm bunlar hâyâl gibi geliyordu bana.. "Kahraman... " dedi.. " çatışma sırasında bir terörist üzerinde bomba patlatmış.. Siz 5 arkadaş ona çok yakınmışsınız.. 3 arkadaşın şehit oldu.. Bir arkadaşın ise iki bacağını kaybetti ve hâlâ gözlerini açamadı.. Ne yazık ki, senin de sağ bacağını dizin üzerinden kesmek zorunda kaldık.. Parçalanmıştı.. Vücudunun çeşitli yerlerindeki yanık ve yaraları hallettik.. Dertlenme.. Üzülme.. Hepimiz senin yanındayız.. Vatan sana minnettardır.. Seni eski sağlığına kavuşturacağız iki ay içinde.. Yeni bir bacak ile eskisi gibi yürüyebileceksin.. "

 

     Tüm bunlar, bana hâyâl gibi geliyordu.. Bu duyduklarım sanki gerçek değildi.. Üzülmedim bile.. Annem, babam ağlıyordu.. Hemşire o ikisini teselli ediyordu.. Ama ben hâlâ hâyâlin içinde olduğumu düşünüyordum.. Bacağım olmasa hissederdim ama ben bacağımı hissediyordum.. Biraz sızı vardı sağ bacağımda ama hissediyordum.. Doktora tebessüm etmişim.. "iyiyim ben, anneme söyleyin" demişim.. Sonra yeniden uyumuşum..

 

     Ertesi gün gözümü açtım.. Söylenilenlerin hâyâl olmadığını gördüm.. Zorlukla, üzerime örttükleri çarşafı kaldırdım.. Bacağımın yarısı yok.. Sargı bezi ile sarmışlar ama sargı bezi kan içinde.. Elimi, o kesilen yerin üzerine götürdüm.. Dokundum.. İnanamıyordum.. Babam girdi içeriye.. "Oğlum dur, ne yapıyorsun.. uzan sen.. " dedi.. Uzandım.. Babamın gözlerine baktım.. Odaya baktım.. Ağladım.. Hıçkırdım.. Bu olamaz, dedim.. Elimi sağa sola vurmaya başladım.. Haykırdım.. Çıldırdım.. Kafamı, yatağın demirine vurmaya başladım.. Babam elimi tutuyordu.. Serum şişesi düştü, kırıldı.. İçeriye beyaz önlüklü bir sürü insan doluştu.. Beni tutanlar vardı.. Bana sakin olmamı söyleyenler vardı.. Annem girdi.. "Oğlumm kurban olayım dur" diyor, ağlıyordu.. Doktor, hem beni tutuyor, hem de hemşireye "hemen sakinleştirici iğne" diye bağırıyordu.. 3 veya 5 dakika kadar isyan ettim.. Sonra gözlerim kapandı..

 

     Gözlerimi açtığımda, babam da annem de odada idi.. Yine çıldırmak istedim, yine bu gerçeğe inanmak istemiyordum.. İçimden Allah'a, "Ben sana ne yaptım..? " diyordum.. Sesimi yükseltemiyordum.. Annem daha fazla üzülsün istemiyordum.. Kafamı yana çevirdim, ağladım.. Ağladım.. Çarşafları sıka sıka, Allah'a isyan ede ede ağladım..

 

     Tam 4 ay kaldım hastahanede.. Bana çok iyi baktılar.. Herkes tebessüm ediyordu.. Ne istersem hemen yerine getiriyorlardı.. Annem ve babam için yanıma bir yatak getirtmişlerdi.. Odada bizden başka kimse yoktu.. Arada akrabalar geliyor, moral veriyorlardı.. Protez bacağımı taktıktan sonra hastahane içinde gezinmeye başladım.. İlk zamanlar ağrı veriyordu.. Dayanamıyor hemen çıkartıyordum.. Sonra alıştım.. Aksayarak yürüyordum ama aylardır yürüyememiş olmanın verdiği yürüme isteği ile gün içinde hastahane içinde dolaşıp, tur atıyordum.. Ağaçlık olan hastahane bahçesinde, annem, babam ile yürüyüşe çıkıyorduk.. Yiyorduk, içiyorduk.. Biliyorum onlar da çok üzülüyorlardı ama ben de üzülüyordum.. Onların üzüntüsünü görmezden geliyor, ara sıra yine isyan ediyordum.. Sabret diyordu herkes.. Allah ne vermişse hayırlısıdır, diye beni kanataakâr olmaya davet ediyorlardı.. Ama ben artık yarım bir insan olduğumu biliyordum.. Artık başkalarına muhtaç yaşayacağımı, kendi başıma hiç bir işi yapamayacağımı, evlenemeyeceğimi, bu halimle beni kimsenin istemeyeceğini, herkesin bana acıyacağını düşünüyor, kendi kendime "Topal Taylan" diyordum.. Biliyordum çünkü herkes öyle diyecekti..  Bunları düşündükçe dertlendim.. Kendimi kaybettim.. Ve küstüm.. Beni bu hale getiren devlete küstüm.. Bana bu kaderi yazan Allah'a küstüm..

 


     Bülent, koluma girip de beni hastahaneye götürmeye çalışırken, ben yine o eski günlere gitmiştim.. Kahır günleri idi o günler.. Devlet, beni yalnız bırakmamış, bir işe yerleştirmişti.. Ama ben küsmüştüm bir kere.. Yarım bir insandım.. Vatan için, milletim için bacağımı kaybetmiştim ama kimse bana kahraman gözüyle bakmıyordu.. İnsanların gözlerinde hayranlık yoktu, acıma vardı.. Bunu gördükçe çekildim kabuğuma.. İnsanlardan uzaklaştım.. Eskişehir'deki evimizi bırakıp, annemi ve babamı da alarak İstanbul'a geldim.. Kimse ile görüşmek istemiyordum.. Evimden işime gidiyordum, işimden evime.. Çabucak yaşlanmayı ve hemen ölmeyi istiyordum.. Bir kez intihara bile kalkışmıştım ama cesaret edememiştim.. Küçükken top oynadığım günleri düşündükçe dertleniyordum.. Dünya artık benim için çilehaneydi.. İşyerinde gülüyor, insanlarla sohbet ediyordum ama hep rol kesiyordum.. Mutlu değildim.. En ufak bir olayda karalar bağlıyordum.. Benim, O'ndan küstüğüm gibi Allah'ın da artık benden küstüğünü düşünüyordum.. Dua etmeyeli çok uzun zaman olmuştu.. Allah'tan artık hiç bir şey istemiyordum.. Ama o kız çıktı karşıma.. Gözleri ile hayat verdi bana.. Karanlık ruhumu aydınlattı.. Allah'a dua etmemi, yeniden bir şeyler için yalvarmamı sağladı..

 

-- Bülent, bırak Allah âşkına.. İyiyim.. Trene binmeliyim..

 

-- Aman abi ya.. Bir gel görün, gene binersin trene.. Böyle bırakmam seni..

 

     Zoraki olarak götürdü hekimliğe.. Tansiyonumu ölçtüler.. Tansiyonumun düştüğünü söylediler.. Bir ilaç verdiler.. Biraz uzanmamı istediler.. Onlara kızıyordum ama artık tren de gitmişti.. Yapacak bir şey yoktu.. Uzanırken uyuyakalmışım.. Uyandığımda, iki saat kadar uyuduğumu farkettim.. Yanımda kimse yoktu.. Doğruldum.. Ses çıkınca doktor girdi içeriye..

 

-- Uyandın mı Gazi kardeş..?

 

-- Uyumuş kalmışım doktor bey.. Anlamadım niye böyle olduğunu..

 

Tebessüm etti..

 

-- Normaldir.. Tüm gece hovardalık yapıyorsun tabii..

 

Duraksadı..

 

-- Şaka bir yana ilacın etkisi ile uyudun ve normaldir.. Dur bir tansiyonunu ölçelim..

 

Tansiyon aletini getirdi.. Arada işlerimi soruyordu..

 

-- Oooo iyi iyi.. 14'e 8.. Turp gibisin.. Kalk git evinde uyu.. Yeterince yer işgal etin.. Rapor vereyim mi Gazi..? Evde dinlenmek istersen, 2 günlük bir rapor yazabilirim..

 

-- Sağolun doktor bey.. Gerek yok, iyiyim.. Çok teşekkür ederim..

 

-- Hadi geçmiş olsun.. Dikkat et kendine..

 

-- Peki sağolun..

 

     O gün başka bir şey yapmak istemedim.. Eve gidip uyumak, ertesi gün yeniden verilen emir gereği trenlerde seyehat etmeye karar verdim.. Ama üzgündüm.. Çok üzgündüm.. Artık o kızı göremeyeceğimi düşünüyordum.. "Belki yarın yine aynı trene biner, öğrenciye benziyordu.." diye içten içe kendime umut veriyordum ama bu umutvari düşünceler bile içimdeki boşluğu, hüznü geçiremiyordu..

 

 

..........

 

 

Kalem Oynatanlar (2) :: Kalem Oynat :: İlişik

19/11/2009 - Sigara Paketine Çıplak Fotoğrafımı Koyuyorlar..

 

"Sigara sağlığa zararlıdır" diye yazdılar, fayda etmedi..

"Sigara öldürür" diye yazdılar, işe yaramadı..

 

Ta o zamanlar, hükümet yetkililerine mektup göndermiştim.. Sigara paketlerinin üzerine, benim çıplak fotoğrafımı koyun, insanlar sigaraya tövbe etmekle kalmaz, sigara içmeye kalkanları bile anında vazgeçirirler diye.. Yıllar sonra mektubuma cevap gelmiş.. Önerimi değerlendirdiklerini ve oy birliği ile kabul ettiklerini bildiriyorlar..

 

 

Demem o ki; meşhur olmama az kaldı..

 

 

 

Kalem Oynatanlar (18) :: Kalem Oynat :: İlişik

18/11/2009 - Duvara Kafa Resmi..


+ Tramvayda, benim yaşlarımda biri, arkadaşı ile telefonda konuşurken, benim bugünlerde kurmak istediğim cümlenin küfürlü halini kurdu.. O cümleyi ben uydursa idim, içine küfür katmazdım ama aynı anlama gelecek cümleler uydururdum.. Madem bir başkası uydurdu benim yerime, içindeki küfür için özür dileyerek aktarmakla mükellef hissediyorum kendimi..

 

-- Bu nasıl şans .mına koyim.. Tanıdığım herkes domuz gribi olmuş, ben gene sapasağlamım.. Hastalık da unuttu beni yav.. Ölümsüz olmaktan korkmaya başladım ha..

 

 

+ Sonbaharı severim.. Hem de pek severim.. Gel gör ki, kasım ayı tuhaf geldi bana.. Bir türlü istediğim iç huzura kavuşamadım.. Her sabah ama her sabah, kafamı duvara vurmak, duvarı veya kafamı kırana kadar devam etmek istiyorum..

 

 

Kalem Oynatanlar (10) :: Kalem Oynat :: İlişik

17/11/2009 - Kokarca..

 

Kadıköy'de ter kokusu,

Halkalı'da sigara..

Adım çıktı vallahi

kokarcaya..

 

 


 

Kalem Oynatanlar (7) :: Kalem Oynat :: İlişik

Kalemhane














Dünya Benim için dönüyor.. DURDURUN !



Bağlanalım

Ana(lar) Sayfa(sı)



Buyrun Benim



Mazi



Devlet Demiryolları



T E M A



<Çocuk> ile E-Söyleşi



Sözlük




Kalemşörler

yansimalar
munev
ilkayoguzhan
kartopum
tuense
adfun11
samanyoluaydin
kanturk
ihlamur
memurdostu
firefly2
firlamakaciklar
elin
mesalem
tuana82
byuarsiyu
gozum
supriz
oznurbursa
gkatekana
springx
beyazgelinciik
acelyaxxx
dilaya
defnenaz
sekerserbethanim



Sayfa Güncel Sayfa:1 Toplam:243
| İlerleyelim Lütfen


e-posta

kalemhane@gmail.com


Ziyaret Eden : Kişi..