Almira..

Trenin hareket etmesine birkaç dakika kalmıştı.. Ben, camdan dışarı bakıyor, gelmeyeceğini bile bile, hâyâl mi, gerçek mi olduğunu bilmediğim kadının koşarak yanıma gelmesini, bana "Gitme" demesini, elimden tutarak beni trenden indirmesini bekliyordum..

Aradan dakikalar geçti.. Beklediğim o kadın gelmedi.. Hareket memuru, trenin hareket saatinin geldiğini, düdüğünü çalarak herkese duyurdu.. Tren, ayrılığın artık kesin bir hâl aldığını belli etmek ve benim beyhude bir beklenti içinde olmamı önlemek için Haydarpaşa'nın, Kadıköy'ün, İstanbul'un ve ruhumun hayatın tüm seslerine kapalı olan kısmının duyabileceğin en yüksek sesle siren çaldı.. Ve tren hareket etti.. İki sene önce geldiğim ve 'bir daha vazgeçmem' dediğim İstanbul, trenin hareketi ile iki senenin üstüne kırmızı bir çizgi çekiyor, bu şehir için artık benim bir yabancı olduğumu kulağıma fısıldıyordu..

Başımı cama dayamıştım.. Tren tekerinin, ray başlarındaki boşluğa girmesi ile çıkardığı ses, bir Anadolu türküsünün çıkardığı ezgiler kadar ruhuma işliyordu.. Evler, ağaçlar, insanlar, araçlar, hızla geride kalıyor, onlarla birlikte ben de bu şehre daha fazla yabancılaşıyordum.. Trenin söylediği türkü, tüm nesnelerin birer birer yanından geçip gitmemiz, ister istemez beni maziye daldırıyor, zaten son onbeş gündür bir türlü odaklanamadığım gerçek hayattan beni iyice koparıyordu.. Gözümü hep kapattığımda bir anı geliyordu aklıma.. Her anımda O vardı.. Bana kendimi tanıtan, Ankara'dan ardıma bile bakmadan İstanbul'a taşındıran, yanımda olduğu her saniyede ruhumu okşayan, varlığımı anlamlandıran Almira'mın yüzü geliyordu gözlerimin önüne..  Benim güzel Almira'm; romanlarımın kahramanı, türkülerimin bestesi, şiirlerimin kafiyesi.. Bana İstanbul'u sevdiren, deniz kokulu kadınım.. Sen, bu şehirde soluk alırken, ben, sensiz, Ankara'da ne yapacağım..? Oysa ne güzeldi seninle bu şehirde soluk almak.. Ne güzeldi her sabah senin için tekrar uyanmak.. Ne güzeldi, seninle uyanmak.. Ne güzeldi, sabahın en erken saatinde, zayıflamak için seninle koşuya çıkmak.. Ne güzeldi, seninle kahvaltı yapmak, çay yudumlamak.. Seninle atışmak, tartışmak, küsmek ve sonrasında barışmak..

İşte gidiyorum Almira'm.. Kader, sana kavuşayım diye, uçakla ve hızla getirdi beni bu şehre.. Şimdi ise trenle, yavaşça, türkü eşliğinde uğurluyor.. Kalbim yanıyor Almira.. Kalbim yanıyor.. Yüzün, gözlerimin önünden gitmiyor.. Anılar, içimde biriktikçe birikiyor..


............................
 
Küçükken çok yaramaz olduğum için annem ve babam benim okuyacağımı pek düşünmüyorlarmış.. Liseyi bitirmenin, benim için büyük bir başarı olduğunu düşünüyorlarmış.. Aslında benim de pek okulu sevdiğim söylenemezdi ama nasıl olduysa, lisenin son iki senesi üniversiteyi kazanma heyecanı içine girerek, ders çalışmaya başladım.. Annemi, babamı ve hatta kendimi bile şaşırtarak, inşaat mühendisliğini kazandım.. Üniversiteyi birkaç sene gecikmeli olarak bitirdikten sonra bekar olmamın sayesinde büyük bir inşaat firmasında işe girdim ve bir sene kadar masabaşı işi yaptıktan sonra hemen hemen Türkiye'nin her yerinde olan inşaatleri dolaşma görevi ile görevlendirildim.. Doğrusu bu ya; benim haylaz ve özgür ruhum için bu iş biçilmez kaftandı..

Çalışmaya başlayalı üç sene kadar olmuştu.. Yirmidokuz yaşında biriydim artık.. İşyerim tarafından, önce Şanlıurfa'da yapılan hastaneyi, sonra da İstanbul'da yapılan 450 dairelik sitenin inşaatını kontrol etmekle görevlendirildim.. Her inşaatte beşer kişiden oluşan inşaat mühendisleri vardı.. Benim görevim, kontrol elamanı olmaktan çok, genel merkezle şantiye arasındaki iletişimi, koordinasyonu sağlamaktı.. Genel Müdürlük, beni şantiyelere göndererek, "gözümüz üzerinizde" izlenimi vermeye çalışıyor gibiydi.. Ben de sıkıntıları dinliyor, malzeme ve personel eksikliklerini tespit ediyor, bir raporla ve ayrıca yüz yüze genel müdür ile konuşarak durumu izah ediyordum.. İyi maaş aldığımı itiraf etmeliyim.. Yeni yerler görmek, her şantiyede, "denetmen" olarak algılandığımdan iyi karşılanmak, itibar görmek de işin öteki güzel taraflarıydı..

Urfa'da işlerimi tamamlamam, bir gün gecikmeli olarak dört gün sürdü.. İstanbul'a gitmek için öğlen saatlerinde uçağa bindim.. İşte benim hayatımı değiştiren de bu uçak seyehati oldu.. Almira'mı ilk kez, o uçakta gördüm..   

 

...

..............................................................................

+ Bu yazının sonu gelmeyecek.. Gelemeyecek..  Bu yazıyı, gözlerinde gökkuşağını saklayan, bakışları ile dağları un-ufak edebilecek, siyah askılı penyesi, kıvırcık saçları, pürüzsüz cildi ve insanın aklını başından alan kırmızı renkli, çiçek desenli bir saç bandı takan, ruhu gibi yüzü de güzel olan bir kadın fotoğrafını görüp de o fotoğraftan etkilenerek yazmaya başlamıştım.. O fotoğrafı, bu yazının altına iliştirmek için kendisinden izin istedim ve izin aldım.. Sonrasında yazmaya, cümleleri uydurmaya, başladım.. Ancak fotoğraf için izin aldığım siyah askılı penyeli, kırmızı saç bantlı, gözlerinde gökkuşağını saklayan kadın -- yani Almira -- bu fotoğrafla ilgili çekincelerini anlatınca, fotoğrafı koymaya ve yazıyı uzatmaya gerek olmadığı kanaatine vardım.. Ki zaten öyle eşsiz bir fotoğraf için yukarıdaki cümleler yetersiz kalıyordu.. Bir nevi, kırmızı saç bantlı kadın, harika bir fotoğraf için yazdığımı iddia ettiğim bu basit cümleleri daha fazla uzatmamamın önüne geçerek beni rezil olmaktan kurtardı.. Öyle bir fotoğrafa, bu basit yazı yakışmıyordu..

Velhasıl-ı kelam, yazıyı silemedim ve sizinle paylaşmayı uygun buldum.. Beni, fotoğrafıyla yeniden heyecanlandıran, hâyâl kurmama, basit cümlelerden kurulmuş da olsa kalem oynatmama vesile olan, "Ne yazacağım?" diye düşünmekten bir gece uykusuz bırakan, gözlerinde gökkuşağını saklayan, siyah penyeli, kırmızı saç bantlı kadına, Almira'ya, sonsuz teşekkürlerimle..

 

 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !